Yaşayan Kudüs
Yıl 21 Ağustos 1969.
Bir yaz günü herkes, her zaman olduğu
gibi sıradan bir günün içerisindeydi. İnsanlar olacaklardan habersizdi.
Saniyeler dakikaları kovalıyordu. Kim
bilebilir ki her bir akıp giden salisenin bile hayati önem taşıyacağını.
Kutsiyetini kanıtlayan peygamberler şehri olan Kudüs’te gökyüzü birden siyaha
boyanmıştı. İnsanlar bu siyah bulutların ne olduğunu anlamaya çalışırken, birdenbire
içlerinden tarifi imkânsız felaket koptu. O duman ki insanın içini karartan,
yüreğini daraltan, boğazında düğüm oluşturan, göz bebeklerinde tarifsiz korku
bırakan türdendi. Çünkü o duman Mescid-i
Aksa’dan yükselmişti. Evet, bu ürpertici ve amansız dumanlar Mescid-i Aksa’dan
geliyordu. Aksa, Filistinlilerin yaşam sebebi, Filistin’in ayakta durmasını
sağlayan direk. Bu yüzden yanan sadece Mescid-i Aksa değildi.
Yüreği
yanan başka biri daha vardı: İkrime Sabri. Otuzlu yaşlarında, orta boylu, bal
rengi gözleri olan, biraz küçük burunlu, Filistinli bir öğretmen beydi. Öğretme
ve öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan, Kudüs’ün geleceği olarak gördüğü
öğrencilerine Kur’an ve İslami ilimleri öğretiyordu. Kudüs şehrinde hafız
yetiştiren üstat olarak nam salmıştı. Tüm pazar ve çarşı İkrime Sabri’yi
konuşuyordu. Çünkü o Filistin halkının gözünde hem mücahit hem de muallimdi.
Kendini yetiştirmeye gençlik yıllarında başlamıştı. Babası Şeyh Said Sabri’nin
izinden devam edip İslam Şeriatı ve İslam Hukuku alanında eğitim görmüş ve çeşitli
üstatlardan ders almıştı. Daha o sıralarda gerçekleştirmek istediği bir hayali
vardı. Hayali Selahaddin Eyyubi olabilmek ve Kudüs’ü bir gün esaretten kurtarabilmekti.
O Kudüs’ü özgürlüğüne kavuşturacak ve en önemlisi Hanzala’nın İslam alemine
olan küskünlüğünü bırakmasına vesile olacaktı. Bu yolda ki en önemli hedefi
nice Selahaddinler yetiştirebilmekti. O, Kudüs’ü kılıcıyla değil keskin
kalemiyle fethetmeyi planlayan ikinci Selahaddin Eyyubi olacaktı. Hz. Adem’in
duası, Hz. İbrahim’in duruşu, Hz. Yakub’un sabrı, Hz. Peygamber Efendimizin
güzel ahlakı ve Hz. Ömer’in adaleti ile hakkı güçlü kılacak, güçlüye ve güce
boyun eğmeyecekti.
Her anında
Kudüs’ü düşünen İkrime Sabri, hayalinin ilk basamağı olan öğretmenliğine
Mescid-i Aksa Şeriaat Lisesinde devam ederken yine Kudüs’ü düşünüyordu. Sınıfın
penceresinden gökyüzüne dalmıştı. Ona göre bu şehrin kaderi gökyüzünde yazılır
ve okunurdu. Bundan yirmi bir yıl önce yani 1948 yılında İsrail resmen
kurulmuştu. Ertesi günde büyük felaket günü olarak adlandırılan nekbe günü
meydana gelmişti. O günü ve etkilerini düşünüyordu. O zamanlar on yaşında bir
çocuktu ve çocukluk zamanlarını hatırladı birden. Çocukluk yılları gözünde canlanıyordu. Çok
değil bir zamanlar Kudüs sokakları peygamber çiçeği olan envai güllerin
kokusuyla her yeri kaplıyordu. O zamanlar ise barut kokusu ve hüzün vardı. İkrime
Sabri’yi çocukluğuna götüren o şey tarif edilmez barut kokusuydu. O etrafa
yayılan koku korkudan başka bir şey değildi. Çünkü ölüm ve yaşam arasında kalan
bir Kudüs vardı. Hak ve batılın mücadele ettiği bu mukaddes toprakların kalbi,
zalim ile mazlumun, kurban ile celladın dönüp durduğu bir çember haline
gelmişti. Bu çember döngüsü ne zaman bitecek ne kadar sürecek diye kendine sordu.
Cevabı bulamadı ve yüreği bir anlık yeise düşmüştü. Umutsuzluk tüm yüreğini kaplamıştı. Derin bir
nefes aldı. Öyle bir nefes aldı ki, aldığı nefes “Öz yurdunda garipsin. Öz
vatanında parya” dizelerinin karşılık bulmuş haliydi sanki. Öğrencileri yüzündeki
yağmur tanesi gözyaşını görmeden hemen sildi. Çünkü bir anlık yeis Kudüs’ün
tarihini değiştirebilir, Mescid-i Aksa’yı kaybettirebilirdi. Gözyaşını silmiş
güzel düşler kurmaya çalışıyordu. Mesela gökyüzündeki siyah bulutlar yerine
ağızlarında zeytin dalı taşıyan güvercinleri düşledi. Daha sonra “Keşke bir kuş
olsaydım, ebabil gibi” diye içinden geçirdi. Tüm umutlarını ebabile yüklemişti.
Aklına birden İnşirah sûresi geldi. İçinden sadece kendi sesini duyacak şekilde
“ inne me’al’usri yüsra” diye mırıldandı. “Bir ayet bu kadar mı tesirli olur?’
diye içinden geçirdi. Çünkü bu ayet tüm yüreğini huzur ile kaplamıştı. Derin
bir o kadarda huzur ve umut kokan bir nefes aldı. Yüzündeki umutsuzluk gitmiş yerine
güç veren bir tebessüm kondurmuş ve göz yaşlarını silmişti. Daha sonra Kudüs’ün
geleceği olan öğrencilerine döndü. Ama döndüğünde öğrencilerin göz bebeklerinde
ki korku ile karşılaştı. O an bu korkunun sıradan korku olmadığını anladı.
Çünkü öğrencilerinin gözünde ki korku; Mescid-i Aksa’yı kaybetme korkusuydu. Bu
korkuyu Filistinliler nerde olsa iyi bilirlerdi. Tüm öğrencilerin gözü
pencerede ki siyah dumanlara kitlendi ve herkesin tüyleri diken diken olmuştu
çünkü Mescid-i Aksa’yı kaybetme korkusuyla herkes burun buruna geldi. Ne
olduğunu anlamak için yüzünü tekrar pencereye döndüğünde korkunun sahibi olan
manzarayı gördü. Gözlerini bir saniyeliğine kapatıp açtı. Gözlerinin önünden
film şeridi gibi Mescid-i Aksa’nın yanması, hatta kül olması geçmişti. İşte o an
İkrime Sabri’nin yüreği sanki Haçlılar tekrar Kudüs’ü işgal etmişçesine yandı.
Yanan yüreğiyle koşmaya başlamıştı öğretmen bey. Karşımızda sanki kalemini
kılıcı yapmış bir Selahaddin vardı. Öyle bir koştu ki attığı her bir adım
kalbimizi coşturan, içimizdeki haykırışa cevap veren türdendi. Attığı adımların sesi “yürü ayaklarına Kudüs
gücü gelsin” diye duyuluyordu. Sınıftan
Mescid-i Aksa’ya varması sanki Peygamber Efendimizin İsra’sı kadar kısa sürmüştü.
Mescid-i Aksa’nın içerisine kuzey doğu
tarafında kalan Esbat kapısından girerken İsrail işgalciler tarafından yangını
söndürmek için itfaiye araçlarının engellendiğini gördü. Bu da yetmezmiş gibi aynı zamanda İsrail
Hükümeti Kudüs’ün sularını da kesmişti. Hem Mescid-i Aksa hem de kendisi gibi
yüreği yanan insanlar, suların kesildiğinden dolayı öfke içerisindelerdi ve bu
durum kendilerini çaresiz hissettirdi. Çünkü Kıble mescidi yanıyordu ve hiçbir
şey yapamıyorlardı. İkrime Sabri hayatında ilk defa çaresizlik nedir bildi ve
ilk kez bildiği bir şeyden nefret etti. Ama çaresizliğin bir fayda
vermeyeceğini anladı ve etraftaki insanlarla beraber yangını söndürebilmek için
mahallelerden kovalarla su taşımaya başladı. İkrime Sabri kovalarla su taşırken
oldukça dikkatli davranıyordu çünkü her bir damlanın Mescid-i Aksa için önemi
vardı ve her bir damla Mescid-i Aksa’nın kaderini değiştirecek güce sahipti. Mescid-i Aksa öyle bir mekandı ki Peygamber
Efendimizin müjdesi ve emanetiydi. Bu yüzden Resulullah’ın Müslümanlara
bırakmış olduğu bu değerli emanetini ne pahasına olursa olsun koruyacağına
yemin etti. Ellinde ki su kovalarıyla Mescid-i Aksa’nın avlusuna geldiğinde
yüksek sesle “Ey Mescid-i Aksa! Ey Peygamberler kokusu, ey en güzel emanet, ey
yerin göklere en yakın avlusu! Seni yalnız bırakmayacağım.” diye bağırdı.
Avluda kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden herkesin elinde su kovaları vardı ve
Mescid-i Aksa için seferberlik içerisinde mücadele ediyordu. Bu görüntü ile
birlikte İkrime Sabri’nin umutları yeniden yeşerdi ve mutlu hissettirdi. Çünkü
bu görüntü zaferin, fethin ve asaletin müjdecisiydi.
Kovalarla Kıble Mescidinin
önüne geldiğinde gördüğü görüntü ile dünyası başına yıkıldı. Çünkü ilk
kıblemizin Mescid-i Aksa’nın Kıble Mescidinin tavanı yaklaşık 1500 metrekarelik
alanı yanmıştı ve mescit siyah dumanların içerinde kalmıştı. Siyah dumanların
içinde kaybolan Kıble Mescidinin içerisinde bulunan Nureddin Mahmut Zengi’nin
Selahaddin Eyyubi’ye hediye ettiği minber gözünün önüne geldi. Hem Kudüs’ün
tarihi hem de geleceği için önemli olan Minber-i şerif için elindeki kovalarla
birlikte canı pahasına bir saniye bile düşünmeden yangının içerisine daldı.
Çünkü bu minber Kudüs davasının azmini, kararlılığını ve vefasını gösteren
simgesidir. Fethin meşalesi, nişanı ve çabasının vücut bulmuş halidir. Bu
minber Kudüs’ün fethini sabırla bekleyişidir.
Ürpertici ve amansız dumanları kırk yararak içeriye girdiğinde ise artık
çok geç kaldığını fark etti çünkü Nureddin Mahmut Zengi’nin Kudüs’e hediyesi
olan ve yirmi yıl boyunca Kudüs’üne kavuşmayı bekleyen minberi şeriften kalan
sadece birkaç parçaydı. İkrime Sabri’nin yüreği de parçalanıp minberi şerif ile
birlikte yanıp kül oldu. Ama genç öğretmen bey bir şeyi bilmiyordu. Yanan bu
minberi şerifin 2007 yılında tıpatıp eski halini yeniden yapılacağını ve en
önemli yeni minberin ilk hatibi olacağından bihaberdi.
Öğle vakitlerine doğru zar zor yangın söndürüldü. Ama sadece yangın
söndürülmüştü. Filistin halkının acısı sönmemişti. Herkes yorgunluktan bitap düştü. Bir yandan
şükrediyorken diğer taraftan ya tekrarlanırsa diye korkuyu iliklerine kadar
yaşıyorlardı. O gün herkes için bitmez tükenmez bir gündü. Herkes evlerine
çekilmiş ve yaşadıklarının şokunu üstlerinden atma çabasındalardı. Günün
gecesinde hiç kimsenin gözüne bir gram uyku girmemişti. O gecenin sabahına
kadar İkrime Sabri de elinde kalemi, önünde defteriyle sabahladı. Gözüne hiç
uyku girmemişti. Sürekli kendine “Kudüs’ü fethedecek nesiller yetiştirebiliyor
muyuz?” diye sordu. Gözüne uyku girmeyen sadece Filistinliler değildi, o sırada
işgalci İsrail’in ilk kadın başbakanı olan Golda Meir’in de güzüne uyku
girmedi. Bunun sebebi korkuydu. İlerde başbakan bu olayı şu sözlerle anacaktı “O
gece, sabaha kadar korkudan uyuyamadım. Zannediyordum ki; Müslümanlar dört bir
taraftan İsrail’e girecekler. Lakin sabah oldu ve korkulan olmadı. İşte o zaman
idrak ettim ki: Biz dilediğimizi yapabiliriz, zira bu ümmet uyuyan bir
ümmettir.’’ Uyuyan ümmeti uyandırmak için bir Müslüman yeter. Uyuyan bir ümmet
olmayacağız. Şu unutuluyordu; bizim için
cihat sadece top tüfekle değil kalem ile de yapılırdı. Biz cihadımızı Kur’an’ın
ilk emri olan “oku” ile yapacaktık. Bizim
kılıcımızın üzerinde “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” yazılıdır. İşte İkrime
Sabri de kalemi kılıç olan Selahaddinlerden biridir.
Günümüzde ise yaşayan Kudüs olarak
hayatına devam etmektedir. Talebelerine Kudüs bilincini aşılayan, Mescid-i Aksa
için Fatihler, Meryemler, Ömerler, Selahaddinler yetiştiren İkrime Sabri’ye
Kudüs şahit olsun. Mükafat olarak Kudüs bize yeter.
Yorumlar